19 Ağustos 2016 Cuma

devil's trill sonatı

şeytan çok tatlıdı, onun hakkında konuşacak duruma gelene kadar dursun kulaklarımda

https://www.youtube.com/watch?v=z7rxl5KsPjs

14 Haziran 2016 Salı

Orlando

Orlando: Kimliğin Ötesinde bir Feminist Ütopya ve Ütopyacı Feminizm
*Roman Kahramanları dergisinin 10. sayısında yayımlanmıştı
                                                                                             
Virginia Woolf’un tam bir türsel travesti[1] olan spekülatif, fantastik, parodik, karnavalesk romanı Orlando: Bir Biyografi (1928) ikili cinsiyet anlayışına dayalı kimlik siyasetinin ötesinde bir feminizmi, dahası böyle bir feminizmin besleyeceği, anti-kimlikçi bir radikal siyaseti yeniden düşünmek için nasıl bir ütopyacı ufuk açıyor bugün? Soru net. Cevap ise –şayet varsa böyle bir şey- bu kadar net olmayacak. Gene de bu soruya tutunarak duymaya çalışacağız Virgina’nın sesini. Ve onun zamansal, cinsel, ahlaki, mesleki, etnik, sınıfsal bir süreklilik, tutarlılık, özdeşlik figürü olarak kimliği altüst etme yönündeki estetik[2] girişiminin bugündeki gelecek için canalıcı olan siyasal açarlarını sezdirmeye çalışacağız. Zaten amacı da ancak sezdirmek olabilecek bir çaba bu, çünkü hem yazı kısa, hem de açık kulaklar hazırda. Virginia’nın metninde ütopyacı bir ufuk görürken, estetiğin ve edebiyatın gerçeklik karşısındaki gücü hakkında mazur gösterici gerekçeler sıralayıp sözü uzatmak yerine, siyasalla edebiyatın, gerçeklikle kurmacanın ve fantazinin, gerçekçilikle ütopyacılığın, bedenle zihnin, geçmiş ile şimdi ve geleceğin dünyevi kantarda kafa kafaya çektiği bir düzlemden konuşalım onun sesine yedeklenerek.
Virginia’nın “Kadın” Hayaleti
Orlando: Bir Biyografi[3] romanının feminist-ütopyacı ufkuna biz tam gözümüzü çevirirken, Virginia’nın kendi biyografisi bir engel olarak dikiliyor karşımıza. Kişinin hayatının tutarlı bir anlatısı olarak modern biyografi fikriyle başı zerre hoş olmayan böyle bir yazarın hem imgesinin, hem de metinlerinin üstüne kendi biyografisinin gölgesinin bunca düşmesi kaderin cilvesi olsa gerek (tabii burjuva edebiyat algısını kader sayarsak). Soluk beyaz dantelli elbisesinin içinde, solgun teni ve dalgın bakışlarıyla Virginia’nın imgesi (yoksa hayaleti mi demeli) bugün deliliği, halüsinasyonları, bütün özel alancı çağrışımlarıyla içine kapandığı yazı odası, muğlak bir lezbiyen ilişki yaşadığı kadın sevgilisi, destek gördüğü anlayışlı kocası, lirizmi, yüksek mi yüksek modernist estetik duyarlılığı ve elbette acı intiharıyla bir kadın kadın kadın yazar olarak el ediyor zamandışı bir geçmişten. Filmlere, adaptasyonlara, metin tahlillerine vs. böyle mistifiye bir kadın yazar görünümüyle yansıyor. Halbuki -şimdi “kadın” sözcüğünü tırnağa almanın tam zamanı- kadın ve erkek kimliğiyle, (cinsiyetli) öznellikle, özel alana hapsolmuş bireylikle, serbest piyasa zamanına kanalize olmuş zamansallıkla (modern zaman da deniliyor buna), modern aklın birçok kurumu gibi psikiyatri ile de başı hiç hoş olmayan bir kalem erbabı Virginia.
             Yazarın metinlerinin bugün yaygın biçimde karşımıza çıkan bazı feminist okumalarındaysa “kadın” kimliği teması[4] merkeze alınıyor, ki bunda tek başına bir sorun yok, çünkü bunların iktidarın “kadınlar” üzerindeki işleyiş mekanizmalarını ustalıkla serimleyen metinler olduğu vakıa. Fakat iktidar meselesini münhasıran “kadınlar” ile “erkekler” arasındaki hegemonik ilişkiye indirgeyen (ve kimi feminist söylemlerde de karşılığını bulan) bu perspektif, Virginia’nın (cinsiyetli) özne üretiminin gerisinde yatan daha geniş kapsamlı ve çoklu siyasal ilişkiselliği açımlama çabasını ister istemez ıskalıyor ve onu tekrar ikili cinsiyete dayalı kimlikçi bir bakışa hapsediyor. Böylece cinsiyet ikiliğine dayanan hegemonik cinsiyet paradigmasını yeniden-üreten bir Virginia temsili çıkıyor karşımıza. Halbuki Virginia’nın “‘feminist’ edebiyatta har vurulup harman savrulmuş gücü[ne]” (en azından) Türkiye’de ilk kez değinen ve bu yazıyı esinleyen Ulus Baker’in de dikkat çektiği gibi, “kimliklerin ve durak noktalarının, kadınlığın vb. değil, oluş süreçlerinin ve dalgaların edebiyatını yaz[an],” (2009: 355) dolayısıyla özne mefhumunun istikrarını oluş fikriyle sarsan bir yazardan bahsediyoruz Virginia deyince: “Tanrı bilir ya, bu oluşumlar asırlar alırdı… Yine de bunca yolculuğa, serüvene, bunca derin düşünceye ve bir o yana bir bu yana dönmelere karşın, hâlâ üretim safhasındaydı. Geleceğin ne getireceğini Tanrı bilirdi. Değişim sonsuzdu ve belki hiç durmayacaktı” (Orlando, 131, vurgu eklendi).
Orlando’nun Akışkan Kimlikleri
Öyleyse, kimlik odaklı tematist bakıştan uzaklaşarak, Orlando metninin bedenine, yani kuruluş biçimine odaklanmalı ve Orlando karakterinin bedenli kimliklerinin verili modern özne oluşumu süreçlerine nasıl aykırı bir ifade kazandığına bakmalı (Foucault’nun deyişiyle, kimliği [metnin] bedenin[in] hapishanesi kılmamak için).
Virginia biyografi ve bildungsroman gibi, kişi hayatının çizgisel bir tutarlılık içinde anlatıldığı türleri alaya alarak hiç de ilerlemeci tarzda akmayan anti-teleolojik bir olay örgüsü, anlatı ortaya koyuyor metinde, hem de “kişi”ye dair modern idrak edilebilirlik normlarının onaylandığı anlatısal tutarlılığı her anlamda altüst eden bir anlatı bu. Üstelik bazı kısımları (kâh bellek yitiminden, kâh yangın ve isyandan dolayı) basbayağı eksik olan yarım yamalak bir anlatı. Anlatı zamanı Elizabeth döneminden romanın yazılış tarihi olan 1928 senesine kadar dört yüzyıllık bir zaman dilimini kapsıyor. Kendisinden beklendiği gibi “başarıdan başarıya, utkudan utkuya, hizmetten hizmete koşaça[ğı]…bir gelecek için yaratılmış” (12) soylu bir erkek olarak dünyaya gelen Orlando, II. Charles döneminde büyükelçi sıfatıyla Osmanlı imparatorluğuna gönderiliyor. Ve siyasi yapıyı (body politic) dönüştürme amaçlı bir halk isyanı sırasında daldığı bir haftalık uykudan “kadın” bedeninde uyanıyor. Romanda en çok üzerinde durulan, en açık başkalaşım bu cinsiyet değiştirme izleği olsa da, Orlando’nun arzusunun erkek bedenindeyken de, kadın bedenindeyken de hemcinslerine yöneldiğini ve kadın bedenindeyken erkek kılığına girdiğini anımsamak önemli.[5] Virginia’nın başkalaşım izleği ekseninde siyasi topluluğun bedeni ile kişinin bedeni arasında kurduğu metonimik (Hobbes’cu) ilişki, cinsiyet meselesini siyasal bir arka plana oturttuğunun da işareti. Nitekim Orlando cinsiyet kimliğinin yanı sıra, başka kimlik düzlemlerinde de yaşadığı dönem ve yerlerin normlarına uygun eylemiyor: bir soyludan beklenmeyecek şekilde gözünü “kutsal şiir sanatı”na dikiyor, “sıradan” insanlarla vakit geçirmeyi yeğliyor, İngiliz büyükelçisi olarak gittiği İstanbul’da üstünde kaftanı, elinde tütün çubuğuyla kentin manzarasını seyre dalıyor, yoksul kılığına girip kentlerin sokaklarında dolaşıyor, bir ton parası varken “üstüne nereden geldiği belirsiz bir kimono geçirip” (164) fahişelik yapıyor, çingenelerin arasında yıllarca onlardan biri gibi yaşadıktan sonra oradaki aidiyet normlarından da kaçıyor, bu arada ten ve saç rengi de değişiyor. Hasılı hiçbir cinsiyette, cinsellikte, etnisitede, sınıfta, arzuda, kılıkta ve meslekte “dikiş tutturmadığı” gibi, zamansal sınırları da aşıyor. “Kimliği meçhul ya da meçhule” biri olarak, belli kimliklerin içindeyken, bedeninin belli edim ve deneyimlere açıklığının ortadan kalkmasına dayanamıyor ve hemen gereğini yapıp deri değiştirerek akıyor, akıyor Orlando. Bu yüzden, onun hayat hikâyesini okurken, yekpare ve sabit bir kimlik halitasının kuruluşunu değil, bir dizi altüst edici performansın oluşsallığını izliyoruz.
 İşte bu yüzden, “Orlando kimdir?” sorusunun cevabı, çokluğa karşı teklik/eşsizlik, farklılığa karşı aşırı benzerlik, süreksizliğe/kesintililiğe karşı süreklilik, zamansal değişime karşı kalımlılık şeklindeki, karşıtlarıyla akla gelen, birbiriyle bağlantılı dört semantik içerimi olan “özdeşlik olarak kimliğe” gönderme yapmıyor, tıpkı yazarın diğer karakterlerinde olduğu gibi (Ricoeur, 1991: 74).
Siyasal Bir Etik Olarak Kimliksizleşme
Kimlik toplu ifade kazanan bir özdeşlik figürü şeklinde kurulduğu ölçüde, basitçe benliği imleyen gramatik boyutundan taşarak, çokluğu ve süreksizliği barındıran “deneyimi betimleyen bir özellikten ziyade normatif bir ideal” olarak kendini dayatıyor (Butler, 2008: 66). Oysa kapitalist modernitenin bugününde (bizi ideal birer kadın, erkek, çocuk, ulus-devlet vatandaşı, vs. olmaktan, başarılı bir kariyer yapmaya kadar bin bir kalıba dökerek) kişisel eylem alanımızı kısıtlayan ve bizi kendi verili şimdimize hapseden kimliklerin normatifliği bir de siyasal muhalefet mecrasına taşınıyor ve siyasal alan ortaklaştırıcı bir dilden gitgide uzaklaşıyor. Bugün “dünyanın derdi şöyle dursun, ben kendi kimliğimin haklarını savunayım” diyen kaç tane kimlik siyasetiyle parçalanıyor siyasal mücadele alanı?[6] Feminizm de bu siyasal aşınmadan nasibini alarak, sabit bir “kadın” özneyi varsayan ve onun tanınmasını talep eden, temsiliyet alanı hayli daralmış bir kimlik/tanınma siyasetine indirgenebiliyor.[7] Halbuki feminizm evvela verili kimliklerin “altüst edilmesi,” siyasal mecrada ütopik bir alan açması için gerekli. Çünkü kişi heteroseksist iktidar matrisi içerisinde önce “kadın” ya da “erkek” kimliğine bağlanarak tanım altına alındığına ve tabi özne/tebaa kılındığına göre,[8] kimliği sorunsallaştıracaksak buna önce cinsiyet kimliğinden başlamalı, tıpkı ancak bir “kadın”a dönüştüğü zaman “cinsiyeti üzerine kafa yormaya” başlayan Orlando gibi.
            Kimliklerimiz ve onlarla belirlenen mağduriyetlerimiz yok değil belki ama, onların da, içinde ifadelendikleri verili zamansallıkların da muktedir fantezinin mahsulleri olduğunu hatırlamak, bizi belli eylemselliklerle sabitleyen halkaların ortak bir zincire ait olduğunu gösterebilir. İnsanın hayatını sadece bir tek ben için yaşadığı yalanı da, ömrünün altmış, yetmiş seneden ibaret olduğu yalanı da çöker burada. Siyasal eylemliliğin ufku bütün oluşlara ve zamanlara doğru genişler bu ütopyacı dokunuşla. Bakın hâlâ yaşayan Virginia ne diyor:  
Çünkü eğer zihinde aynı anda tıkırdayan yetmiş altı ayrı zaman varsa, insan ruhunda şu ya da bu zamanda oturan … kim bilir kaç değişik kişi vardır. Kimi iki bin elli iki tane olduğunu söylüyor. (229)

Kaynaklar
Baker, Ulus. “Orlando ya da Kadınlaşmak,” Yüzeybilim Fragmanlar, haz. Ege Berensel, İstanbul: Birikim, 2009.
Butler, Judith. Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi, çev. Başak Ertür, İstanbul: Metis, 2008.
Ricoeur, Paul. “Narrative Identity.” Philosophy Today 35: 1 (Spring 1991): 73-81.
Woolf, Virginia. Orlando: Bir Biyografi, çev. Seniha Akar, İstanbul: İletişim, 2010.




[1] Virginia’nın hicvettiği türler arasında biyografi, pikaresk, bildungsroman, künstlerroman, gerçek hayattaki kişilerin, bu durumda Vita Sackville-West’in, kılık ve ad değiştirmiş olarak temsil edildiği roman à clef vardır.
[2] Estetiği siyasala bağlarken, elbette “estetik” terimini uzmanlaşmış bir modern bilgi alanı olarak değil, Antik Yunancadaki aisthesis anlamında alıyorum. Zira zihinsel ve duyumsal algı” anlamına gelen aisthesis hayatın siyasal dahil bütün alanlarını kapsayan ve estetik duyumlarımızın siyasal şekillenime tabi olduğunu (ve tam tersini) bildiren bir genişliğe sahip. Neyse ki, terimin bu kökensel anlamını düşününce estetikle siyasal arasındaki ilişki bugün sanıldığı ve sunulduğu kadar zorlama gelmiyor kulağa. Böylece edebiyat ve teorisi de bugün sıkıştığı depolitize kompartımanındaki yalnızlığından kurtuluyor, nefes alıyor ve bize nefes veriyor.
[3] Bu arada, Virginia’nın babası Leslie Stephen’ın da yazarın doğduğu sene Dictionary of National Biographies (Ulusal Biyografiler Sözlüğü) adlı anıtsal eserin editörlüğüne başlayan bir “ulusal” biyografi yazarı, bu anlamda bir “ulusal kimlik” üreticisi olduğunu belirtmeden geçmeyelim.  Ne isabetli ironi!
[4] Edebiyat metinlerine sade tematik kaygılarla yaklaşan okumaların indirgeyici olduğu kanısındayım. Metinleri salt “kadın” teması üzerinden değerlendirme eğilimindeki, bugün hayli yaygın olan (bir) feminist edebiyat eleştirisi, sözgelimi ekolojik eleştiri adı altında romanlarda geçen ağaçları saymak kadar yüzeysel olabiliyor. Sanki edebiyattan beklediğimiz tek şey dünyada verili olanı betimlemesi ve bize kendi verili gerçekliğimizdeki dertleri bir de edebi düzlemde ifşa etmenin dayanılmaz hafifliğini yaşatmasıymış gibi; sanki yazar zorunlu verililik anlamındaki bir “gerçekliği” gözlemleyip aktarmakla görevli bir yazıcıdan ibaretmiş gibi. Oysa metnin bedeni yahut edimselliğini görebileceğimiz estetik biçim birçok durumda bize gerçekliğin nasıl yeniden düzenlenebileceğinin anahtarlarını da veriyor, kendi gerçeğimize dair yeni estetik algı biçimleri yaratarak.
[5] Bunu özellikle belirtiyorum, zira cinsiyet değişimi, hemcinse yönelen arzu ve kılık değiştirme izlekleri, romanda (hetero/eş/bi/trans/travesti/drag olmak üzere) çeşitli cinselliklerin kapsandığı, dolayısıyla romanın cinsiyet “kimlik”lerinden herhangi biri, ikisi, üçü açısından, monolitik bir okumaya tabi tutulamayacağı anlamına geliyor. Üstelik Virginia’nın Orlando’yu (cinsel) kimlik anlamında boş bir gösteren olarak konumlandırmasının ardındaki anti-kimlikçi saiki göz ardı eden okumalar sadece ikili cinsiyet odaklı bakıştan değil, diğer cinsiyet-çi bakış açılarından da gelebiliyor. Sözgelimi romanı cinsiyet değiştirme deneyiminin “gerçek” ayrıntılarına yer vermediği için “transgender” okumaya yatkın bulmayan katı-gerçekçi bakış açıları gibi (örn. bkz. Jay Prosser, Second Skins, 1998 Columbia Uni. Baskısı, s. 168).  Kısacası kimlikçiliğin sonu yok! 

[6] Bugün “proletarya” sözcüğünün ütopyacı “kimliksizliğinin,” tanımsızlığının pratikteki anlam ve ehemmiyeti unutularak, “işçi sınıfı” bile siyasaldan kaçılan, çeperleri katılaşarak içe kapanmış dışlayıcı bir kimlik olarak ifadelendirilebiliyor. Bu konuda etkili bir eleştiri için bkz. Tanıl Bora, “Sınıftan Kaçış, Sınıfa Kaçış,” Yeni Bir Sol tahayyül Yeni Bir Sol Tahayyül içinde, s. 75-88.
[7] Feminist siyaset pratiğinin “kadın mağduriyeti” etrafında örgütlenen bir tanınma/kimlik siyasetine dönüşümünün temsil alanında yarattığı daralma konusunda bolca kaynak var. Benim yararlandıklarım: Wendy Brown, States of Injury: Power and Freedom in Late Modernity; Judith Butler, Cinsiyet Belası; Aksu Bora , “Biz Kadınlar Meselesi” (söyleşi), Haksız Tahrik içinde, haz. A. Sönmez, Alef Yay., 2009.
[8] Foucault “Özne ve İktidar” (1982) başlıklı yazısında özne (Fr. sujet/İng. subject) sözcüğünün (özneleştirme ve tabi kılma şeklindeki) ikili anlamının içerimi hakkında şöyle der: “Özne sözcüğünün iki anlamı vardır: Denetim ve bağımlılık yoluyla başkasına tabi olan özne ve vicdan ya da özbilgi yoluyla kendi kimliğine bağlanmış özne. Sözcüğün her iki anlamı da boyun eğdiren ve tabi kılan bir iktidar biçimini telkin ediyor.” Bkz. M. Foucault, Özne ve İktidar: Seçme Yazılar 2, çev. I. Ergüden-O. Akınhay, haz. F. Keskin, İstanbul: Ayrıntı, 2000, s. 63). 

19 Mayıs 2015 Salı

müzik önerisi buyrun

Ercüment Vural dinleyiniz:

https://www.youtube.com/watch?v=VGmJ7oKv8Zk

23 Şubat 2015 Pazartesi

arigato: Aksi Gibi, Pınar Öğünç

cidden pis, hatta bulaşık, terbiyesiz ve tüketici bir okurumdur, aynı anda değişik veya aynı stillerde 5-6 kitabı birlikte okuduğum olur, bir ikisi yatak başında (uykum da huzursuz ve kaçak olduğundan, kendimi kitapla bayıltırım), birisi bazen tuvalette (obsesif olduğumdan, genelde tuvalette sadece dergi okumayı tercih etsem de), bir tane mutfakta, bir ikisi notu çıkartılmak üzere masada, diğeri masanın yanındaki koltukta otururken okunanlar ve tabii bu mekanlar arasında yer değiştirenler. ama konu benim bir okur olarak berbat alışkanlıklarım değil. bu aralar kendimi romanda Coetzee ve Dostoyevski'yle sınırlamaya çalışıyordum. ve niyetim bir süre boyunca bu okumalara ve uzantılarına ara vermemek, en azından bu defa biraz ciddi ve kararlı olabilmekti.

pınar öğünç'ün "aksi gibi"sini bu yüzden bekletiyordum, aslında tam olarak iradi bir bekletme sayılmazdı bu, yani okumadan bekletme konusunda pek iradeli değilimdir (keşke birkaç çift daha gözüm olaydı), kadıköy'de kitap geçen hafta boyunca tükenmişti, kitabın elinde olduğunu bildiğim arkadaşım da gene pis okurdu ve onun karalanmış, her yanına notlar alınmış nüshasının dikkatimi dağıtmasına, obsesyonlarımı azdırmasına ve daha birçok şeyler yapmasına izin veremezdim. zaten istesem de bu ara kitabı ödünç vermeyeceğini biliyordum. (sürekli hikâyelerden bir şeyler anlatıp duruyor, canımı sıkıyordu,, "bir dur biz de okuyalım arkadaşım" demiyordum, sırf heyecanını kırmamak için.) tüm bu faktörler olmasa o kitabı tuvalete gittiği bir an çantasından hacamatlamayı ben de bilirdim yoksa.

bu gibi nedenlerle efendice beklemedeydim. ta ki aynı arkadaş -dün bir kitaba ihtiyacı vardı- beni kadıköyün gene güzide bir kitapçısına sokana kadar. "tamam, ben de bir aksi gibi patlatırım o zaman kendime," deyip takıldım peşine ama içimden de kitabı bulamamayı diliyordum; sırada söz verdiklerim vardı, ah şu maymun iştahlık! neyse, kitabı aldım neticede, sonra dolmuşa yollandım, ay açmıyim diyorum 10 dakikalık yolda heba olmasın bu başlangıç, hem eve gidip ortalığı toparlar, kedilerin pokunu temizler, alternatif mama uydurup seslerini keser, biraz oynayıp enerjilerini alır, şöyle bir banyo yapar, temiz ev kıyafeti giyer, bir kahve koyup tiril tiril okurum diyorum ama dayanamayıp kitabı açtım, dolmuş kalkana kadar arka kapağı, yazarın özgeçmişini, hazırlayanları, hikaye başlıklarını falan okudum vakit geçsin de başlamayayım diye. ama dolmuşun kalkışı gecikince (bostancı yolunun berbat dolmuşları), "I love you Şermin"i istemeye istemeye bitirmiş bulundum ama hani dikkatimi de tam vermedim ki, eve gidip sonsuz detaydaki işleri halledince pür dikkat, pür haz baştan alırım diye.

neyse, rutin işleri hallettim, kahve içip ortalığı dumana boğmadan yatağa girdim, zaten kitabı eve gidince yatağın başındaki küçük ikinci el komodinin üstüne koymuştum, evdeki şeylerle uğraşırken de karamazovlara mı devam etsem, aksi gibi'ye mi yönelsem onu hesap edip durdum. hem ertesi günü çeviri mesaisi bitince şöyle birkaç temiz saat versem kendime, uykuyla da bölünmez diyorum, beklet pınar'ı diyorum, pis okurluğunla kirletme, çek ellerini! zaten bu tatlı incelikteki kitapları bir şeylerle bölmek adetim değildir, falan filan. böyle böyle, elim kararsızca kırmızı kalın cilde gitti, sonra yatak için bileklerime ağır gelen kitabı dosto'dan af dileyerek kenara bıraktım ve aksi gibi'ye başladım, napayım. uzunca zamandır, gözümden uyku aktığı halde bırakamadım kitabı. o yorgunlukla "I love you Şermin"in sonunda, "seninkilere mi haber versek?" diyor ya Ali, fena oldum, şermin'ler vurulunca, hakkımızı kim savunacak, bütün mesele bu gibi geldi. dostoyevski'nin meftun olduğum büyük metatarihsel soruları uzaktan belli belirsiz görünen bir kıyı gibi kalmıştı. dönüp şöyle bir baktım, geri dönme sözüyle el salladım ve sayfayı çevirdim. "Sağ Göz," ne diyeyim, tüm absürtlüğünün yanında böyle bir narinlik; sevilenlere, anılara, geçip gittiğin yerlere az uzaktan, az değişik bir açıdan bakmak, nasıl da yapraklar gibi inceciğiz.

"Hayvan Kaynakları," "Paket Lastiği," "Bülent Ersoy Taklidi," "Nadide'yle Muhterem," "Salacak'ta Titanik," "900 Saniye," "Soğuk ama Girince Alışıyor İnsan," Vücut A.Ş.," "Kalıcı Makyaj," "Sevgi Sitesi" çok şey düşündüren, su gibi akan güzel hikayeler.

ama "Sokak Kasları," belediye cimnastik aletlerinde egzersiz yapan ev kadınları bu kadar yakınlaştırılamazdı, sağolsun: "verilmesi gereken üç kilolar, beş kilolar dillerine yapışsa da ekserisi tartıyı umursamıyordu aslında. Basensiz, göbeksiz, kollarının altkısmı yumuşamamış kadınlara mahsus o ayrı dünyaya asla dilediklerini kadar yaklaşamayacaklarını bilerek ve bundan çoktan vazgeçerek başka tür bir hürriyet duygusunun cimnastiğini yapıyorlardı orada." demek, cimnastik yaparlarken hafif hafif havalanan başörtülerindeki o güzeller güzeli tezatlık bu hürriyet duygusundan ileri geliyormuş, ben de bakar dururdum, kurban olurum kız. On dört kadının tacizciyi hep birlikte dövdükleri an, şiirsel adaletin hikayede gördüğüm en özgürlükçü örneklerinden biri, insanın ruhu yükseliyor, içi açılıyor. "Nermin, iki eliyle zor kaldırabildiği bir taşı adamın kafasına indirse indirirdi. Kendine şaşırdı. Hem bunu yapabileceğine hem yapmadığına." ne denebilir, sayısız dişil bedeninin ta içinden geçen metalik şiddet, geride bıraktığı burukluk. you're all in my heart sista!

hikayenin şiirsel adaletiyle tatlı tatlı uykuya dalabilirdim, yapmadım. kalkıp üstüme kalın birşeyler, ayağıma patik geçirip soğuk mutfağa gittim. sigara altı niyetine sütün içine bikaç bisküvi kırdım, reçel akıttım, hikayelerle az biraz huzur bulmuş çocuğuma hazırlar gibi, uykumu şefkatle kaçırdım. "Bir derdimiz mi vardı?" okuduğum en yetkin hikayelerden biri, neden tam izah edemiyorum şu an, bu hikayeyi ve diğerlerini daha defaatle okurum nasılsa, o zaman anlatmaya çalışırım belki.

"Evde Yokum," arasında kaybolunan zaman serpintili eşyalarıyla evde tek başına, karanlığın içinde dolaşan aşinasız kalmış bir anlatıcıdan. virginia'nın deniz feneri'ndeki ıssız ev anlatısını getirdi aklıma, çok yerinde bir güncelleme gibi geldi. bunca eşyanın ve hızla akıp giden zamanın içinde, evet, hiçbirimiz evde yokuz. nereye kaybolmuş olabiliriz sahi? hangi ayrıntılar, suskunluklar, düşünceler arasında?

"Köşkteki Kumanda" absürt ve yine gerçeğe çok yakın bir yönetilenler alegorisi, bir kumanda kavgasından ama hikaye üzerine uzun boylu söylenecekleri sonraya bırakıyorum, şu an güzel bir şeyle karşılaşmanın heyecanıyla, yani basbayağı heyecanla yazıyorum, okur olarak bu benim hakkım.

vee yine halika bir memleket ve modern dünya ve pür hali melalimiz alegorisi "Sayın D1 Blok Sakinleri." Geçen sene apartmanda bir bok borusu patlamış ve alt kattaki komşu tuvaletini bok basmaması için üsttekilere boru tamir edilene kadar sifonlarını çekmemelerini, hatta bi süre çiş ve kaka yapmamalarını söylemiş, buna rağmen birileri yapınca hepi topu 3 buçuk katlı apartmanın geri kalan zamanlarda yaban ve nazik fertleri arasında şiddetli bir kavga patlamıştı. anlayacağınız, bütün boklar saçılmıştı! o zaman bu genel kayıtsızlığı, bu üst üste sıçış halini, bu izole nezaketleri ve altındaki makyajlanmış şiddet kıpırdanmalarını, yani tüm bu kanalizasyonu anlatmak için bir apartman alegorisinin kusursuz bir form olacağını düşünmüştüm, yazılmış karşımda bulunca bayıldım! hepsini kökten, en aşağıdan dinamitlemek, gerçek bir özlem bu! kalemle ve türlü silahlarla, ufku "en iyi"ye açılan reddiyelerle yapılan bu irili ufaklı uzlaşmazlık jestleri, dünyanın en güzide beşeri hazineleri, bu böyle gitmez elbet.

okur olarak benim için bir yazarı "büyük" yapan, kendini büyük ve yenilmez gösteren gerçekliklerin içinde pınar arkadaşın da dediği gibi, "laf kıymeti" olmayan suskunlukla geçiştirilen küçük şeyleri dert etmesi, yani optiğini yeterince küçültebilmesi. kelimelerini sessizlikle iş gören müzik notalarına benzetebilmesi. boşluk bırakmayan kelimelerin doluluğu tek başına ne söyleyebilir ki?

büyük meselelere girmekten çekinmeyen sevdiğim birçok yazar var, bir de yeterince küçülmeye çabalamadan ya da buna basbayağı gönül indirmeden büyük kederlerden, büyük insani buhranlardan vs. bahsetmeye iştah kabartan birçok çağdaş yazar. ikincilerin yazdıklarında markalardan, paradan, çalışmalardan, eşyalardan ve gırla ayrıntısıyla yaşanan hayatlarımızdan izler bulmak pek olası olmuyor, kocaman ağızlarından dökülen süslü kelimelerse kocaman cinsiyetaşırı bir pipi sahibi olma arzularını saklamaya yetmiyor çoğu zaman. biz okurlara neyi ispatlamak isterler bilmem, neden bu kadar içimizi daraltır bu fukaralar, tanrı yardımcıları olsun.

işte pınar'ı okurken tüm bunların önemsizliğini hatırladım, öfkemin değersiz zehri aktı gitti, gerisi şuramızda kalsın. uzundur bir şey okurken böyle neşelenmemiş, değişik sesler çıkararak gülmemiştim. bir büyüğümüz ne diyordu: iyi ve hakikatli şeyler neşeyle duyurur kendini ya da buna benzer bir şey, siz anladınız. bereketimizi artırdın pınar arkadaş, arigato arigato!

29 Ocak 2015 Perşembe

korsan'ın hikâyesi - cansu'dan







hayat bizi bildiklerimizle değil yapabildiklerimizle ödüllendirir. bunu anladığımda bir hayli bedel ödemiş bulunuyordum. gerçi bedeller ödemek de güzelmiş, bunu da anlamış oldum. bedel denen şeyin hayatta önce kendimizle barış sağlamamız için geçmemiz gereken yolun bir parçası olduğunu anladım. yolu giderken öğrenilen en önemli şeylerden biri de cesaretmiş, bir de süreklilik, hatta cesaretten bile daha önemli. benim hikayem de derinliklerden gelen bir sesmiş, o sesi farkettiğimde değişimin içine dalmışım. derinlerdeki sesimi dinledikçe doğanın ve sokağın vazgeçilmez canlıları hayvanlara yardım etmeye başladım. onlar da bana gerçek güzelliklere çocuklar gibi sade bakmayı öğretmeye başladılar, öğrenmek karşılıklı. böyle böyle bir şeyler de çözülmeye başladı. önceleri karşıma çıkıp küfreden insanlara kızıyordum, az laf duymadım, az kavga yapmadım. ama dedim ya, bir yerde bunlar da çözülmeye başladı. hayvanlara yardımcı olmaya çalışırken çeşit çeşit kalıp öğretilerle büyütülmüş bazı insan canlıları da kızdırmadan bir tavır geliştirmeye başladım. suçlama yargılama sorgulama yapmadan hepsini doğanın döngüsündeki yerlerine bıraktım. tabii bu kolay olmadı, gene de eskisi kadar tepki göstermediğimi fark etmiş, yani zoru başarmanın hazzını almıştım. artık söylenenlerden o kadar etkilenmiyordum, deli manyak karı orospu falan dediklerinde, eskisi kadar kızmıyor olmak beni hem biraz şaşırtıyor hem de sevindiriyordu. çünkü kimseyi değiştiremezdim ama ben değişebilirdim. bu değişimde hazin bi şekilde de olsa korsan'la yaşadıklarımızın payı var. 

korsan trahom hastalığına yakalanıp tek gözü kör olan köpeğimin adı, diğerleri gibi o da sokakta yaşıyor, yani yaşıyordu. çocuksu sakar hareketleri olan büyükçe bir gövdesi vardı korsanın. sürekli yoldan geçen arabaların önüne koca gövdesini atıp kovalamaktan kendini alamıyordu. bu hareketiyle kendine zarar verecek ya da bir kaza açacak diye ödüm patlıyordu. bir yandan insanların da zarar görmesini istemiyordum. her yola fırladığında korsanın yanına gidip burnunu tutuyor ve sesimi yükselterek bunu yapmaması gerektiğini hatırlatıyordum. o da her kızdığımda kendini çocuklar gibi yere atıp inliyor, yüreğimi yakıyordu ama arabalarla ilgili bu kadar sinirlenecek bir şey olmadığını anlatmak zorunda hissediyordum kendimi. onu bu huyundan vazgeçirmek için dikkatini kendime çekmeye çalışıyor ve oynaması için parkın içine arkadaşlarının arasına getiriyordum. meğerse kızdığı için değil, oyun olarak gördüğü için koşuyormuş arabalara, sonra anladım. çünkü arkadaşlarıyla oynamaya alıştıkça yola daha az gider oldu. korsan diğerleriyle oynarken ben de eğlenerek onlara bakıyor ve her şeyin yavaş yavaş yoluna girdiğini düşünerek seviniyordum. 

etrafta hani bazı insanlar vardır, sevgiyle yapamadıkları şeyleri görmekten rahatsız olurlar. işte onlar beni suçluyor ve köpekleri toplatmak için imza topluyorlardı, dünya sanki hayvanlara da ait değilmiş gibi. onları kimseye şikayet etmedim, kendi aralarında bana hakaretler ediyorlar ama bakıyorlar kadın arsız vazgeçmiyor hayvanları beslemekten, sonunda toplu olarak üstüme gelmeye başladılar. onlara cevap vermeden neşemi korumaya çalışarak hayvanlarla ilgilenmeye devam ettim. onların da yaşadıkları kötü hayatlarından dolayı etrafta sürekli bir suçlu aradıklarının farkındaydım. ama işi bayağı ciddiye aldıklarını görünce kendi insani yasalarını devreye sokarak onu öldürebileceklerini düşünüp korsanı bir ara barınağa göndermek zorunda kaldım orayı hiç sevmediğini bildiğim halde. veteriner onu götürmek için uyuşturduğunda kustu, çok üzüldüm ama ben de hem korkmuştum hem de insanlara anlatmaya çalışmaktan yorulmuştum. çünkü ne kadar anlatırsan anlat karşındaki seni anlamak istediği kadar anlamak istediği gibi anlayabiliyordu sonunda. 

giderken korsanın kulağına eğilip, beni affet bu kadarını yapabiliyoruz diye fısıldadım. ama sözüm söz bir iki hafta sonra gelip seni alacağım, bu ara ortalarda görünmesen daha iyi olur. hem param olunca o hiç vazgeçmediğin yola da heykelini diktireceğim, dedim ona. barınaktayken de ziyaretine gittim, sevgisini aksatmamaya çalıştım. barınaktaki hayvanların durumu hep olduğu gibi içler acısıydı. kendimi onların yerine koyup düşünüyordum, onlar bizi böyle toplayıp bir yere hapsetse ve doğanın bize verdiği hormonlarımızı elimizden alıp kısırlaştırsa biz kendimizi nasıl hisederdik. hiç yolu yok, haklı gösterilemeyecek bir durum. alışılagelmiş bütün geçici çözümler hem hayvanların hem de insanların hayatını mahvediyordu, bunu anlamak için öyle eğitim almış olmaya gerek yoktu, hayvan barınaklarıyla insanların beton evleri birbirine çok benziyordu. 

sonra bir bahar sabahı bir baktım korsan parka dönmüş. ama en çok beş altı gün önce gördüğüm o koca gövde erimiş kemikleri sayılıyor. belki de barınakta açlık grevine girmiş, kendini öldürmek istemiş. onu bir süre ellerimle besledim, sevgisini verdim. yavaş yavaş toparladı, o kışı rahat geçirdi. huylu huyundan vazgeçmez derler ya, o da yoldan hiç vazgeçmedi. ertesi bahar gene hastalanıp zayıf düştü. gene bir özel beslenme yaptık, gene tam yavaş yavaş iyileşmeye başlamıştı ki, olanlar o zaman oldu. oturduğum apartmanın bahçesinde uyurken onu gören başka bir hayvan besleyen arkadaş korsanı alıp veterinere götürmüş. ona ulaşıp kimyasal bir bakıma gerek olmadığını, korsanın iyileştiğini anlatmaya çalışsam da dinletemedim. beni sürekli arayıp suçluyor, tehditvari şeyler söylüyordu, hatta kendine hayvansever diyen başka kişiler de arıyor, hayvana bakmadığım için böyle olduğunu söylüyor ağza alınmıyacak laflar ediyorlar. sadece telefonu kapatıp cevap vermemeyi seçtim çünkü beni tanımıyorlar, kafalarındaki senaryoya göre değerlendiriyorlardı. o zaman hayvanlarla ilgilenen bazı gönüllülerin de kendi tavırlarını değiştirmesi gerektiğini anladım. hayvansever vatansever doğaseverler, sevgiler böyle hiç kimsenin tekelinde olamazdı. kendi önyargılarıyla kavga etmeye hazır olanlar vardı içlerinde. ben de bir herşeysever olarak onları yargılamadan dediklerine aldırış etmemekle yetinmeye çalıştım. sonra korsanı götürdükleri veterineri buldum, onu her sabah ziyaret edip seviyordum. mevsim hastalığı iyiye gitse de, bu defa da fazla ilaç yüklemedinden dolayı böbrekleri çalışmamaya başlamıştı. gene de her gittiğimde onu kafesinden çıkarınca benimle oynuyordu. ama bir süre sonra onu ziyaret etmem yasaklandı. parasal olarak zengin olan başka bir hayvansever aldığı duyumlardan sonra devreye girmişti bu sefer, o da beni tehdit ediyor, polise vereceğinden falan söz ediyordu arayıp. ben de ona beni yanlış anladıklarını anlatmaya çalışıyordum, ayrıca yazılı yasalarından da hiç korkmadığımı söylüyordum. aslolan doğanın yasalarına göre yaşayıp hayvanlara da doğal yollardan bakmaya çalıştığımı anlatıyordum, gene de o beni dinlemekten çok tehdit etmeye devam etti. ben de onun öfkesini alevlendirip korsanın daha fazla yıpranmamasını sağlamak adına bir süre korsana gitmeyi kestim. ama hep aklımdaydı, ona hep iyi dileklerimi gönderiyordum. 

bir sabah gene telefonum çaldı, özel veterinerden arıyorlardı. kimseyi dinlemediği için benim gidip korsanı kafese koymam gerektiğini, onu tedavi için uçakla istanbuldaki büyük bir hayvan hastanesine yollayacaklarını söylediler. hemen gittim, hayvanseverlerden görünürde kimse yoktu, onu kapattıkları kafesi açtım, korsan dedim, kalktı yanıma geldi. kimyasallardan ve hapsedilmekten perişan düşmüştü. avucumda su verdim, yudum yudum içti, yaptığım köfteyi yedirdim. gel çıkalım dolaşalım etrafta dedim, kafesten çıktı biraz dolaştık içeride. veterinerde görevli kadın gelip, fadime hanım kaç gündür yemiyor içmiyor kıpırdamıyor bunu nasıl yaptınız diye sordu. onlar sevilmek ve özgür olmak istiyor, lütfen bırakın ben sokakta bakar iyileştiririm onu dedim. ama emir yüksek yerden, o gün yer ayırtılmış bile uçakta. çok geçmeden uçağa bindirirken kullanacakları kafes geldi. bana yan yan bakan hayvanseverler aralarında dedikodu yapadursun onu götürecek görevli rica etti kafese siz koyun diye. korsan olacakları anlayıp ağlamaya başlamıştı. ben de onlara rica ediyordum, lütfen bırakın ben bakarım o iyileşecek diye. hayvanseverler paralı kadını arayıp telefonu bana verdiler. karşıdaki ses, bakın fadime hanım beni zor kullanmak zorunda bırakmayın diye gene tehdit etti. yapacak birşey kalmamıştı. 

korsanın kulağına eğildim. bak korsan bazen yaşadıklarımız elimizde olmuyor hayatımız bazen başkalarına endeksli olabiliyor. ama sen gene de işe olumlu tarafından bakmaya çalış, bak kaç kişi uçağa binebiliyor. sen bineceksin. artık görüşemeyebiliriz ama hep senin yanındayım, dedim. aracı da veteriner de hastane de alacakları parayla ilgileniyor, hepsi görevini yapıyor. korsanı alıp kafese götürdüm, sonra da arkama bakmadan ağlayarak eve yürüdüm. sonradan öğrendim ki korsan ölmüş, bir hayat daha dünyadan geçip gitmiş. korsan gitti ama yaşadığını bildim. bir gün koştuğu yolun kavşağındaki adamın heykelini kaldırıp yerine korsanın heykelini diktirmek istiyorum ve onu kalbimde yaşatıyorum, kimseyi yargılamadan sorgulamadan kıyaslamadan.

27 Ocak 2015 Salı

bir güzelliğin yaşanmışlığı - cansu'dan

hıncın derin bir çaresizlik, sevgisizlik, yani yoksunluk duygusundan kaynaklandığını, bu düğümün çözümünün ise tepkisiz bir sevgide olduğunu tüm filozoflardan önce Cansu'dan öğrendim-annem (bu bilginin pratiğe dönüşümü üzerinde halen çalışıyorum, ne kadar başarılıyımdır ya da o ne kadar başarılıdır, mutlak başarı diye bir şey var mıdır, bilemem ama kararlı öğrencileriz işte, önemli olan da bu bana kalırsa). uzun zamandır hayvanların sokakta yaşama tabii hakkını savunuyor, kimseye karşı da yapmıyor bunu, öyle kendi kendine takılıyor. her sabah, yoksunluk hissine esir olan kimi insanlarla çatışmamak için güneş doğmadan kalkıp önce kedilerin yemeğini veriyor, sonra da "sevgü sevgü sevgü!" diye deli gibi bağırarak çağırdığı köpeklerin kavga etmemeleri için tek tek hazırladığı porsiyonlarını dağıtıyor evinin yakınındaki parkta ve kulağında müziği dans eder hareketlerle uzun yürüyüşüne koyuluyor. bir sabah şöyle bir şey yaşamış ve yazmış, minimal editöryel müdahaleyle koyuyorum (çünkü cansu Kürdistan dağlarının eski çocuk çobanlarındandır ve noktalama imla bunlara pek takılmaz). yazdığı anekdota "bir güzelliğin yaşanmışlığı" adını vermiş:

sabah her zamanki gibi güne uyanıp parka gittim. önce kedilere yemeğini verip sevgi alış verişini tamamladık. onları beslerken köpeklere de rüşvet olarak kemik verdim. çünkü kemik onlar için bir nevi çerez. kemik yerlerken mutluluk hormonları salgılıyor vücutları ve mutlu olduklarında kedilere saldırmıyorlar. kemik onlar için aynı zamanda bir meşguliyet ve işleri olduğu için de kedilere saldırmıyorlar. hayatın bir eğlence olduğunu onlara bakarak öğrendim. bir şeyleri eğlenerek yapmak onlar sayesinde yaşam tarzım haline geldi. sonra köpeklere ait yemeği ortaya karişik yaptığımda büyük bir poşetin üstüne döküyorum. onlar yemeği yerlerken karnı doyan çekiliyor, aç olan yemeğe devam ediyor. olabilirlik yasasının işleyişi böyle zamanlarda harika görünüyor. tabii öğretilebilirlik de, sonunda aç kalmayacaklarını öğretebildim onlara, kaygıdan kurtulunca kavga etmeyi kestiler. yemeklerini verdikten sonra spora başlıyorum biliyorsun. 

ama bugün bambaşka bir harikalık bekliyormuş beni. koşarken, tepelik bir yerde köpeklerden birinin durmadan yere bakıp havladığını farkettim. tepeye çıkmaya başladım, gözlerimi kamaştıran bir güneş vardı. elimle gözümü gölgeleyerek baktığımda yerden yukarıya doğru bir farenin köpeğe doğru hamle yapıp onu dövdüğünü gördüm. şaşkınlıkla oraya doğru koşmaya başladım. köpek havladıkça o da köpeğe kendini kaldırıp atıyor, köpek korkup geri çekiliyordu. yanlarına geldiğimde fare benden kaçmadı. tersine, sanki artık güvendeymiş gibi kendini temizlemeye başladı. zihnimizde hep pis olarak kodalanmış harika bir yaratıkla karşı karşıya kalakalmıştım. ardından, yanıma gelen ilkokul çağında bir çocukla durup fareyi izlemeye başladık. her iki ön ayağını aynı anda ağzına götürüyor ve salyasıyla her tarafını harika bir şekilde temizliyordu. kendinden emin tavırları çok ilgimi çekmişti. birkaç dakika sonra bütün köpekler yanımıza geldi, fareyle hiddetli bir oyun oynamak istiyorlardı. kesin bir hayır geri çekilmelerine yetti neyse ki. fareninki kadar güzel parmakları ve temiz tırnakları daha önce hiç bir yaratıkta görmemiştim. adeta büyülü bir anın içindeydik çocukla, o da hayretler içinde fareye bakakalmıştı. çevreden geçen insanları çağırıyordum bu harika anı onlar da yaşasın diye, çoğu ayy vayy deyip yaklaşmıyorlardı ama onları da anlıyordum, yani zihinlerindeki haritayı azçok görebiliyordum ve farenin haritadaki olası yerini. sonra farenin can güvenliğin sağlamak amacıyla üzerine yürüdüm ve kaçsın da hayatını kurtarsın diye onu ayağımla hafifçe ittim. ama o bana da karşı çıkarak ayakkabımı dişledi. bunu gören Gewende (cansu'nun gözde köpeği) ona doğru bir hamle yapınca Gewende'yi savuşturdum. her ne olduysa baktım farenin burnu kanıyor. ben nasıl kaygılandım, nasıl bir suçluluk duydum o an. oysa fare hiç umursamadan o kendine güvenli tavrıyla iki ön ayağıyla ağzından salya alıp burnunun kanını durdurdu. huşu içinde kalmıştık çocukla. tam bir çizgi flm kahramanı gibiydi; çizgi filmlerde izlediği kahraman farelerin gerçekte de varolduğunu görmenin şaşkınlığıyla gözleri parlıyordu çocuğun. sonra çocuğa ben köpeklerle birlikte uzaklaşana kadar farenin başında beklemesini söyledim ve koşarak uzaklaşmaya başladım, köpekler de etrafımda birbirleriyle oynamaya. bu muhteşemliği unutmamak için yazıyorum sana. doğa bütün canlılara can verirken kendini hasta etme ya da sağlıklı kalma dizaynını da yerleştirmiş onlara. bütün olay bunu görebilmende. öptüm.

22 Nisan 2014
Gewende mahallenin çocuklarıyla


Gewende parktaki havuzda eğlenirken

12 Ocak 2015 Pazartesi

ıskalanan

etika'dan
"insan zihni insan bedenini oluşturan kısımların birebir bilgisini içermez."
II/XXIV

"insan bedeninin herhangi bir haline ilişkin fikir, insan bedeninin kendisi hakkında birebir bilgi içermez."
II/XXVII

"insan bedeninin hallerine ilişkin fikirler sadece insan zihnine ait fikirlerse, açık seçik değil, bulanık fikirlerdir."
II/XXVIII